Nurhan Yentürk: Biz Horondakiler

Nihal Nurhan Yentürk

Nihal Nurhan Yenturk

Huizinga, Homo Ludens (Oyuncu İnsan) isimli kitabında oyunu günlük yaşama bir ara veriş, bir dinlenme, günlük yaşamın bir süsü olarak anlatıyor. Oynarken yaratılan düzen, yaşadığımız karmaşık hayata geçici de olsa bir kusursuzluk katar diyor. Bu gerçekten tüm halk oyunları için geçerli. Ama bence horonda diğer halkoyunlardan farklı olan bir özellik var: Çok azında sahne düzeni ve kareografi dışı bir öğe kalmış durumda, bunların başında horon geliyor. Yani başkaları seyretsin diye değil, kendin için oynuyorsun, kendin ve birlikte oynadığın diğer insanlar için.

Horonu ben gerçek yaşamın dışına çıktığım/kaçtığım bir gelenek olarak yaşıyorum. Horon saatlerce oynanabiliyor. Bu kendini teslim etme hali başka oyunlarda çok bulunmuyor. Gündelik yaşamın dışına kaçma olanağı sağlayan bu teslim olma hali ne kadar uzun sürerse o kadar dinleniyorsun aslında. Bir yerde “horonu bedeninle oynarsan yorulursun ama ruhunla oynarsan yorulmazsın” diye okumuştum, buna inandım. Bu inanç mıdır, yoksa kemençenin sesi midir, yoksa oyunun artan ritmi midir bilmem, horon oynarken benim ruhum coşuyor, endişelerim geçiyor. Ne kadar çok oynarsam o kadar çok dinleniyorum.

Horondaki insanlar benzer duyguları paylaşıyor, diğerleri ile paylaşamadığın sırları ve coşkuyu paylaşıyorlar sanki. “Biz”, horondakiler oluyor. Dilin, milliyetin, cinsiyetin, yaşın önemi kalmıyor, “ötekiler” artık birlikte oynamayanlar o halkanın dışındakiler oluyor. Bu da sevgi ağını örüyor.

Arkadaşım müzikolog Ersu Pekin horonevi ve horonu yorumlarken “(oynayanlar) horon içinde kendini yitirdiği için, maskeler çıkartılıyor, kimse maske takmak gereksiniminde değil burada, herkes kendisi neyse o; bunu sağlayan da horonun yarattığı birlikte olma, tasavvufi terimlerle söyleyecek olursam “bir” olma hali” diyor.

Horonevi; farklılıklar bir arada

Horon halkası dağıldıktan sonra da horon eden topluluk kalıcı oluyor. Horon süresince horon oyuncularla bir birliktelik kurmak, onlarla ortak coşku ve eğlenceyi paylaşmak, horon halkası sonrasında bir kalıcılık sağlıyor. Horon evi bu kalıcılığı kurumsallaştırıyor.

Horonevi’nde evrensel bir iş yapılıyor: Yerel iş yapmak en kolayı, herkes hemşehrileriyle biraraya gelip bir şeyler yapabilir. Türkiye’deki derneklerin dörtte üçü hemşehri derneği. Ama önemli olan yerel bir kültürü evrensel açılımlarıyla ve o kültürün içinde doğmamış insanlarla birlikte yapabilmek onlarla paylaşabilmek ve farklılarla bir arada olabilmek.

O zaman halk oyunu derneği olmaktan çıkıp, sosyal ve kültürel hedefleri olan bir dernek olunabiliyor; Horonevi bence tam da bunu yapıyor. Yunanistan’daki Karadenizli göçmenlerle bir araya gelmeyi başarıyor, Karadeniz dışında doğmuş büyümüş insanları çevresinde toplayabiliyor.

Çok büyük bir çaba ve adanmışlık. Bilenler tarafından paylaşılmayan, saklanan, gizlenen, ayrıcalıklı bir şey yok. Kim ne almak istiyorsa, ne kadar alabiliyorsa alabilir.

Hem eğitmen hem “şaman”

Bunda Aclan Sezer Genç’in rolü büyük. Şamanizm ve tiyatro arasındaki ilişkiyi inceleyen kitabında Erhan Tuna, Şaman’ın coşmuş, durmadan oynayan, oraya buraya sıçrayan kişi olarak tanımlandığından söz eder. Şaman’ın bir diğer önemli niteliği de onun kabinenin mitlerinin (kültürünün) taşıyıcısı, koruyucusu olmasıdır. Şaman hekimlik işlevini ise ses, dans, şarkı, müzik ögeleri ile yerine getirir. Aclan Hoca Horonevi meclisinin sadece eğitmeni değil ‘Şaman’ıdır bence.